30 Eylül 2019 Pazartesi

WHY I CHOSE METU BUSINESS ADMINISTRATION DEPARTMENT?

     The first reason why I chose METU Business Administration department is the opportunities of METU Technopolis. METU Technopolis is the first and the biggest technopark in Turkey. It has lots of companies, especially start-ups. Moreover, Atom and Z-Garage boost students who want to establish their company. Also, these companies are very close to the Business Administration department building. That means students who are enrolled to METU BA may work part-time in METU Technopolis. Therefore, they are not only studying business but also working in the companies at the same time. In addition, students can take money prize to build their own start-ups thanks to YFYI which is a competition is organized by METU Technopolis. Finally, events which are related to companies, entrepreneurship or business life are always organized and open to students in METU Technopolis. 
     The second reason is the colorful campus life. METU has a lot of sports teams and associations. For example; I am a member of METU Cycling Team and Classical Guitar Club. Also, the dormitories of METU are very close departments and comfortable. Apart from all this, the METU campus has special soul and culture which was created by "Bozkırı Yeşertenler". Indeed, METU culture makes feel like home. I have been visiting top-ranked universities when I was at high school. As a result, the campus life of METU has been affected me more than all other universities. It has been a year since I started at METU and yet when I run at Devrim, I still say to myself: "METU is a perfect choice girl! Go on!"
     The final reason why I chose this department is that I want to study and have a career in finance and entrepreneurship in the future. I decided to achieve my goals related to finance and entrepreneurship when I was at high school. After this decision, I searched for the academic staff of universities. According to my research, METU Business Administration is the best business department in Turkey to have an education in finance and entrepreneurship. For example; I can study in the Design Factory which is course with opened to BA code. is related to entrepreneurship. Also, I can take lots of elective finance courses thanks to the fact that some staff of METU BA are expert in finance. I am here because of these reasons. I should say that if my department, METU Ba, is individual, I would marry it. 

21 Ağustos 2019 Çarşamba

9 Aralık 2018 TEDxMETU X'e Değer Ver

   Aldığım birkaç notu kedimle paylaşmayı umut ediyorum. Burada vurgu yaptığım nokta: kendimle! Yani size anlamsız gelebilir, yine de okumak isterseniz buyrunuz. Ben elimdeki notların bir şekilde kaybolması ihtimaline karşın buraya da yazıyorum. 
   
MURAT ŞEN

*Öz güveni yüksek ve vazgeçmemeyi bilen bireyler...
*"Savaşı bir dakika fazla dayanan kazanır."

ÇİĞDEM ATAKUMAN

*Eşitlikçi bir toplumdan eşitliğin olmadığı bir topluma nasıl geçtik?
*Homo sapiens, hayatta kalan tek insan türü. Düşünebilen, dahası kendi varlığı üzerine düşünebilen, var oluşu üzerine düşünebilen bir canlı.
*"Beyin sadece alet yapmak için çok pahalı."
*İlk nesne kap kacak değil, bir heykeldi.
*"Siz geleceği yakalamayın, geleceği şekillendirin."

AYŞE TÜKÜRÜKÇÜ (Sosyal Girişimci)

Hayata sarılın demişti bizlere, hayat öyküsü ile nasıl yapacağımızı da anlatmıştı. 

EMREHAN HALICI

*Çok şey öğrendiğimiz için değil merakımız köreldiği için "Bu ne?" gibi güzel bir sorudan "Ne var, ne yok?" gibi sorulara evriliriz.
*Vlademir Nabokov der ki "Merak itaatsizliğin en saf halidir."
*Merak yaşamın kendisidir. Merak kediyi öldürebilir, ancak meraksızlık hayatı öldürür.

SARTUK KARASUY (Havacılık Mühendisi)

*Kalbimiz ile gülümüzü büyütürüz, aklımızla ayrık otunu ararız.
*Kendi uzayınızın ayrık otunu arayın, o sizin alametinizdir.
*"Bazen bir şeyin değeri ona ulaşarak ne kazandığıyla değil, ona ulaşmaya çalışırken nelerden ödün verildiğiyle belirlenir." - Nietzsche

ZEYNEP BODUR OKYAY

*"Göz yaşarmadıkça öz yeşermezmiş."

EVREN BİNGÖL

*Hayatta en başarılı olduğu şey başarısız olmak olan adam.
*B2U2F2 adlı formülünü şöyle açıyor: başarıyı boşver, uzmanlaşmayı unut, farkını fark et
*"Sizlere başarı diye gösterilen şeylerin dışına çıkın, o zaman başarılı olursunuz."

ERHAN ERKUT

*Yaşlı turizmi, yaşlılar... Bu konuda pek çok girişim yapılabileceğini anlatmış ve Türkiye'yi bir huzurevine benzetmişti. Japonların yaşlıları için vs. Bu konu hakkında kesinlikle uzun uzun düşünmeliyim. 


"ODTÜ hala medeniyetin olduğuna dair ümitlerimi perçinledi." - Kaan Sezyum


Elif Nisa GÜLER

20 Ağustos 2019 Salı

Başarmak İstiyorsan Eğer


                Ne yapman lazımdı ki bu soruya cevap bulabilesin? Hep bu soru üzerinden düşünüyorsunuz. Biraz kendi beyniniz üzerinden düşünün. Bir beynimde ne eksikti, iki ne gibi alışkanlıklarım yok, ne yapmıyorum da ben bunu bulamadım? Bir defa her şeyden önce tanıma gideceksin. Önce tanımı iyi anlayacaksın. Tanımsız olmaz. Ben bu soruyu sorduğum zaman kendi kendime coğunlukla cevabı bulamazdım, doğrusunu söyleyeyim. Ama cevabını bulduğum zaman da çoğu zaman cevap şuydu: Ben tanımı kaleye almamışım. İkincisiyse yaz! Yazdığın zaman çok net düşünüyorsun. Düşüncen çok açık oluyor. Ne yapmak istediğini, niyetini bilmiyorsun; ben şunu biliyorum ve şunu kanıtlamak istiyorum. Yaz! Yaz bunu, acıma kendine. Kağıt ve kalem neredeyse bedava. Yaz, yaz, yaz! Bu bir alışkanlık haline gelsin. 10 yıl içinde çok iyi olacaksınız. Söyleyeyim size, en iyileriniz 3 yıl… Ama yaz! Düşüncelerini yaz. Yazmak demek kendini sınamak demektir.  Kendini sınavdan geçirmek demektir. Görüyorsun doğrunu yanlışını. Sonra oku…
                Düzgün yaz. Beğenmedin yazdığını, bir daha yaz. Karalamaktan çekinme yazarken. Ben çok güzel yazdım ama yıllar sonra çok zaman kaybettirdiğini fark ettim bunun. Güzel yazmak zorunda değilsin, düzgün ve okunaklı şekilde yazacaksın.  Noktalı, virgüllü…
                Bakın eğer bir yere gelmek istiyorsanız bu sadece istemekle olmuyor. Bir şey yapacaksın. Başarmak istiyorsan eğer, bir şey yapacaksın. Başarmak istiyorum ile olmuyor; yarım saat çalışmakla olmuyor; sınavdan önce çalışmakla olmuyor; okuldan verilenleri öğrenmekle olmuyor…  Çok daha fazlası lazım! Eğer bunu yapmıyorsan dahi ile olsan başaramazsın. Benim var, dahi arkadaşlarım var. Gece gündüz çalışıyorlar. Gece gündüz çalışırlar, dur durak bilmezler. Hep öyleydiler.
                Dünyada bir sürü iyi yetişmiş; İsviçrelerden, Almanyalardan, İngilterelerden, Amerikalardan, en iyi okullardan; Oxford’dan, Princeton’dan… Daha iyi beslenmiş, sanat içinde büyümüş, soyut düşünce ile büyümüş, şiddet görmeden büyümüş, korkmadan büyümüş, zihni daha açık… Onlar öyle. Öğretmenleri daha iyi, koşulları daha iyi, her şey daha iyi! Kitaplar daha iyi… Kütüphaneler var, konserler var, balesi var, piyanosu var, satrancı var, şusu var busu var. Yani öyle büyümüş bir genç ile yarışıyorsun. Nasıl geçebilirsin onu? Normalde geçemezsin.  Nasıl öyle bir ‘ihtimal’ yaratırsın? Eşek gibi çalışırsın! Başka bir çaresi yok!
                Doğruya doğru işin içinde internet var, eşitlendi biraz daha şartlar. Hiç olmazsa internete girebilir oradan buradan ki Wikipedia da yasak. Al sana ülke, Wikipedia yasak. Peki, ben buna nasıl karşı çıkabilirim? Bilgi edinme hakkı yok mu anayasada? E o da yoksa anayasal haklarımızı elimizden alabilirsiniz. Ne kaldı ki bize?
                Babam da derdi: “Yoksulun tek bir şansı vardır, o da çalışmaktır.” Sadece çalışabilirsin, başka hiçbir şeyin yok. Bazısı çok güzel olur, bazısı çok çevik; spor yapar çevikliğini kullanır. Ama eğer Allah vergisi bir şeyin yoksa da tek çıkar yolun çalışmak. Yoksa ezilmek var. Geleceğin odur, ezecekler seni! İşte böyle…
                                                       ALİ NESİN-Başarmak İstiyorsan Eğer
Başarmak istediğini ve bunun ne gibi fedakarlıklar gerektirdiğini unutma.
O riski ne kadar çok istersen iste, alma.
Büyük risk büyük kayıp da getirebilir kazanç da oysa çok çalışmaktan alacağın tek sonuç başarıdır, bunu asla unutma.
Sana güveniyorum.

20 Nisan 2021

Burada kastedilen çalışmanın sadece masa başındaki çalışma olmadığını düşünüyorum. Artık o riski alıyorum ve o riskle beraber böyle bir çalışmayı sürdürebilmeyi hedefliyorum. Ayrıca biliyorum ki çok çalışmanın getireceği başarı, yanında mutluluk yoksa hiçbir şeydir. Mutlu olmak içinse risk almak gerekir. Buna yaşamak derler.



15 Ağustos 2019 Perşembe

Tadımlık - Soruları Olmayan Cevaplar Dinliyorum, Ne Bu TADIMLIK?

   Çok sevdiğim iş arkadaşım Ozan Kırlı ve yine çok sevdiğim mentörüm Yiğit Tabak ile birlikte, bu iki dostum sayesinde instagram hesabını stalklayıp "Abi ne kadar havalı bir adam" dediğim Köksal Şenko'nun birlikte kaydettikleri bir podcast Tadımlık. Açıkçası 5. bölümü yayınlasalar da bundan önceki ilk 4 bölümde aynen şöyle yaptım: boş bir zamanımda izlerim ya... Ancak bugün fark ettim ki insan sevdikleri için zamanının olmasını beklemez, onlar için zaman yaratır. Üstelik bu ekipten iki kişiyi tanıyorum ve ne kadar iyi mizah anlayışına sahip olduklarını biliyorum. (Köksal Şenko'nun mizah anlayışının iyi olduğunu da içten içe biliyordum ve bunun en temel nedeni Ozan Kırlı'nın instagram sayfasındaki sıkıldıkça açıp izlediğim bir videodur.)
   Bu bölüm Köksal Abi'nin (Köksal Şenko, henüz tanışmasak ve Ozan ile Yiğit'e isimleri ile seslensem de sizden çok Köksal Abi havası alıyorum. Umarım bana kızmazsınız.) yoğurtlu cipse olna sevgisi ile başlıyor ve Yiğit Tabak'ın cips satın aldıkları yerde doritos olmayışından şikayetleri ile sürüyor.

   Tadımlık'ın en sevdiğim yanı bu oldu sanırım, insan kendinden bir şeyler bulabiliyor ve kulağında kulaklıkla bir taraftan kendine kahve yaparken evde söylene söylene gezebiliyor. 

   "Aynen abi yoğurtlu cips olduğu sürece bence de marka fark etmiyor, abi doritos olmayan dükkan da ne bileyim yani?" (Köksal abiye bir sorum şu, abi bir yoğurtlu cips sever olarak Lays cacıklı cipsi denedin mi? Benim için kötü bir deneyimdi, senin firkini de merak ettim.)
   
   Bu bölümde 25 yaşındaki adamlar Pokemon konuşuyorlar ve bence bu ülkede Pokemon konuşma yaşı 23 olmalı minimum zaten. Burada uzun zamandır düşündüğüm ve bence artık Yiğit Tabak'ın bunun bir trol olduğunu itiraf etmesi gereken bir bilgiye değinmek istiyorum. Yiğitle bir tanıtımdan gelirken bana Pokemon kartlarının üzerindeki yazıları okuyarak okumayı söktüğünü söylemişti... İşin komik yanı ben buna hala inanıyorum... Hala... Bu konunun açıklığa kabuşturulması gerektiğini düşünüyorum.

   Pokemon taklitleri ile güldürdükleri bu bölüm bana sene içinde olabilecek Ozan Kırlı darlamalarım konusunda da ilham verdi, şimdiden hayal edebiliyorum ofiste Ozan Kırlı'yı nasıl darladığımı... Kuş sesinden sonra bir de pokemon taklitlerini kaydedeceğiz bundan sonra. "Ozannn yaa hacııı nolurrr Ozannnn canım ne çekti biliyor musunnnn? (Avrupa Yakası esintileri beni çoook mutlu ediyor ehehe) Nolur Squirtle taklidi yapsana ya" 

   Pikaçu hakkında konuşurken Ozan'ın "Abi taşı nereye kullanıyoruz?" esprisinin araya kaynaması beni çok üzdü, diğer üzen konu ise Pikaçu sever olmak. Ama Pikaçu sevgimin olduğum jenarasyondan kaynaklandığını düşünüyorum. Dediğim gibi Pokemon konuşabilme yaşı minimum 23 olmalı. Yani ben elendim sanırım. 

   Tadımlık Beylerinin biraz sitemde bulundukları soru gelmeyişinin ise bayramdan kaynaklandığını düşünüyorum çünkü çoğumuz aile evlerinde hapsolmuş durumdaydık. Yani soru istendiğinden bile haberi olmayan insanlar var... Anlaşılan Tadımlık'ın da bildirimlerini açmak gerekiyor. 

    Yine Yiğit'in değindiği acaba bizi kimse dinlemiyor mu sorusuna dgelince. Aslında dinlemek istiyorum, hatta sene içinde bu ikili ile sohbet edip kafa dağıtabilmek hatta tavsiye alabilmek için ofise uğradığım çok olmuştu (Düşünün bu ikiliye bir de Köksal Abi ekleniyor), ancak hep o boş anı bekliyorum. Bu yüzden eğer bu yazıyı okuyorsanız ve neymiş ya bu Tadımlık diyorsanız size tavsiyem dinlenecekler listesine eklemeyin; açın ve dinleyin! Yine de sadece kendilerinin bile bunları çekerken ne kadar eğlendiğini düşününce birazcık kıskanıyorum doğrusu. Umarım bu podcast serisi sürer çünkü bilirsiniz Van Gogh yaşarken tek resmini satabilmiştir...


*

   Mezuniyette Yiğit Tabak pankartının yeterince ses getirmediği konusunda hem fikir olmayan yoktur. Doğrusu Yiğit Tabak isteseydi Tanıtım Ofisi'nden kuracağı bir ekiple koskocaman bir pankart taşıyabilirdi ve eminim ki o ekip bunu seve seve yapardı onun için... Kim ne derse desin, çok iyi düşünülmüş bir pankarttı. 


   Ozan Kırlı'nın pankartına gelince, ofsiten arkadaşımız Halime gibi pek çok kişinin o pankartı facebook profillerinin kapağına layık bulduğuna eminim. Hem ODTÜ ruhunu hem de Türkiye'nin durumunu çok iyi yansıtan bir pankart olduğunu düşünüyorum.

   Podcastte geçen diğer bir konuda küsmek ve bu konudaki kadın ile erkek davranışları üzerineydi. Burada sonuna kadar mentörüm Yiğit Tabak'a katılıyorum. Hep genellemeler yapsak ve Ozan Kırlı ile bu konu üzerine ofis önünde sohbet etmiş de olsak, görüyorum ki bu tarz konular kadın erkekten ziyade Yiğit'in dediği gibi insandan insana değişiyor.

   Ozan Kırlı'ya Kuşkonmaz lakabını ise çok doğru bulmadım çünkü kuşların Ozan Kırlı'ya konacağını düşünüyorum...

   Yolda gördüğümüz biriyle selfie çekinmeye gelince Yiğit ve Ozan'dan herhangi birisi ile birlikte olunca kalpli fotoğraflarını çekip diğerine yollamak en büyük hobilerimdendir. Köksal Abi ile tanışıyor olsak bunu yapabilir miydim bilmiyor-dum ama Tarkan Dilli Düdük tiradından sonra sanırım Köksal Abi'nin kalp temalı bir fotoğrafını da Ozan Kırlı'ya atardım...

   Bu ekibin kendi aralarında benim de dedikodumu yapacağını, en azından bu yazı üstüne, tahmin ediyorum ancak Yiğit Tabak'ın da dediği gibi dedikodu bilgi akışıdır ve ofsiten arkadaşımız Emin'in de dediği gibi "çekinmiyorum." 

   Tüm yazı boyunca bu kız ne dedi diyenleri https://twitter.com/tadimlikpodcast sayfasını incelemeye ve internetteki diğer bayağı mizahlara gülenleri bir kez olsun bu ekibi dinlemeye davet ediyorum. Sadece mizah anlamında değil Türk pop müziği anlamında da tatmin olacağınızı düşünüyorum.










   Ufak bir ekleme bu ekibin bir parçası ile bir yıl boyunca canlı kanlı arkadaş olacak ve sohbet edecek kadar şanslı birisi olduğumu da eklemem gerek!

  İyi dinlemeler! Ben mi? Tadımlık'ın ilk bölümlerinin tadına bakmaya gidiyorum. Tadımlık, abi bizi bi sal da işimizi yapalım be abi ;)

                                                                                                                            elocan

  

   

6 Ağustos 2019 Salı

Udemy Teatalk

     Okul dönemi içinde bir gün ofis çıkışı planım Şükrü Erbaş söyleşine gitmek iken Mustafa ile öğlen yemeği yediğimiz sırada Mustafa ODTÜ Teknokent'te olacak bir teatalk'tan bahsediyor. Üstelik geçen şirket adı da beni cezbediyor: Udemy! Teknokent'in tek unicorn şirketi! (Unicorn şirket: Değeri 1 milyar doları aşmış özel girişim şirketi) IEEE ODTÜ için özel bir kontenjan ayrılmış. Buradan canım dostum Mustafa'ya bana böylesi güzel bir etkinliği haber verdiği için teşekkür etmeliyim çünkü bugün sabah Berfu bunu whatsapp grubuna yazdığında IEEE'nin o kadar meşguldüm ki tüm o açık olan radarlarım bir anda kapanıvermiş. (Dersten çık, yurtta unutulan bilgisayar için koş, oradan tanıtıma yetiş, oradan ofise koş, Mustafa'yı bekletme diye koş -buna rağmen beklet-) Mustafa'dan sonra da IEEE'ye teşekkür etmem gerekiyor beni de kabul ettikleri için.
     Neyse işte akşam 6'da buluşuyoruz Mustafa ile kütüphanede, akşam yemeği yemeyi ihmal ettiğim günlerden birinde yine çantasından cookie çıkartıyor benim için Mustafa. Hızlı adımlarla ODTÜ Teknokent'in, benim ODTÜ yazmamdaki en büyük sebeplerden birisinin yolunu tutuyoruz. Aral da katılıyor işletmede bize, yeni iş arkadaşım.
     Coffeetalk Silikon Blok/Udemy'de oluyor. Zaten daha bırakın kapıyı, eğitim fakültesini geçip o şirketlerin olduğu kısma adım atınca heyecanlanmaya başlıyorum ben. Aynı şey Udemy için de oluyor. Birazcık endişeliyim sadece. Bölümüm işletme olsa dahi, takım elbiselerin olduğu, insanların ellerini arkasında birleştirip düğme iliklediği yerler pek bana göre değil. Şu an çalışmakta olduğum Tanıtım Ofisi'nin de en sevdiğim yönü bu belki: Patronumla aynı zamanda arkadaş olmam. Udemy'de de benzer, sıcak bir ortam karşılıyor bizleri. Defalarca tekrarlıyorlar bizimle konuşurken de, insan bu şirkete girerken egosunu kapının önünde bırakmalı, diyorlar. Tam olarak bu kültür yüzünden çakı gibi olan bazı adayları elediklerinden bahsediyorlar. İçten içe hak veriyorum onlara. Ofisteki çalışma/toplantı odalarının üzerlerinde Da Vinci, Newton, Einstain gibi isimlerin olması dikkatimi çekiyor sonra. Ofisin mutfağında da ağırlıyorlar bizi. Kesinlikle ilham verici bir ofislerinin olduğunu düşünüyorum. Ancak asıl heyecan verici kısım bence buradan sonra başlıyor. Çünkü bu kocaman şirketi kuranlar da bizler gibi bir dönemler ODTÜ'de öğrenci olan insanlar. Bizimle deneyimlerini paylaşan güzel insanlar...
    Çok fazla şey konuştuk bu yüzden asıl öğrendiklerimi ve zaman geçse de bakmam gerekenleri aşağıya listeliyorum, Elocan out Elif Nisa Güler in:

*Büyük şirketleri bir okyanusta yüzen zırhlı, kocaman gemilere benzetmek mümkün. Sarsılmıyorlar, tehlikede gözükmüyorlar, dalgalar onları pek etkilemiyor. Ancak bir buz dağıyla karşılaştıklarında da manevra yapmak da güçlük çekiyorlar. Tıpkı bir fırsata doğru hızlıca yol alamadıkları gibi.

Oysa start-uplar böyle değil. Hız motorları gibiler. Fırsatları hızlıca yakalıyorlar, bir buz dağından da kolayca kurtulabiliyorlar. Oysa dikkat etmezlerse ufacık bir dalgada bile alabora olabilirler!

Burada belki şunu sormam gerekiyor kendime. Elif, sen o güvenli gemide sıkıcı bir yolculuk ile mi geçirmek istiyorsun en verimli yıllarını, yoksa risk alarak hız teknesinde eğlenerek mi? Bir dağ bisikletçisi olduğumu düşünürsek kesinlikle 2. bol riskli, eğlenceli olanı seçeceğim. Ancak henüz 18 yaşına yeni girecek olduğumu da gözetirsek kararlaraımın değişebileceğini biliyorum. İşte tam bu yüzden üniversite yıllarımı tecrübe edinerek geçirmek istiyorum, tectübe, olabildiğine çok tecrübe.


*Udemy'nin çıkış noktası hakkında da konuştuk. Aslında baktığınızda Udemy üniversitelerin ihtiyaca cevap verememesinden de ortaya çıkmış bir fikir. Dünya sürekli gelişiyor. Onu yakalaması gerçekten çok zor. Düşünün mezun oldunuz bir işe girdiniz ve çalışmaktasınız. Bu sırada her şey sürekli bir gelişim ve büyüme içerisinde. Bunları takip etmek için ne yapacaksınız? Yüksek lisans? Sonra? Hele ki bazı şirketlerin bu yüksek lisans olayına iyi bakmadığını düşünürsek durum iyice sarpa sarıyor. Oysa Udemy direkt sizin ihtiyacınıza cevap veriyor. Şirket sizin kodlama bilmenizi mi istiyor? Bilgisayar ya da yazılım mühendisliği okumanıza gerek yok; yalnızca kodlama öğrenin! İyi bir mühendis olarak mezun olmuşsunuz ancak yönetim hakkında pek bir bilginiz yok o halde Udemy'den bu konu hakkında dersler edinin. Üstelik bunu size en uygun hocadan ders alarak yapın.

   Bana çok komik gelen bir bilgiden de bahsetmek istiyorum burada, Udemy mühendislerinden Mustafa Hocam anlatmıştı, Udemy'de çalışanlar için Udemy kursları varmış. Hatta yine Udemy'de, Udemy'de nasıl kurs hazırlanır? başlıklı kurslar da bulmak mümkün.
   Anlayacağınız Udemy bugün üniversitelerin yapamadığını yapıyor, esneklik ve seçim özgürlüğü tanıyor. Pek çok bilgiyi edinebileceğiniz bu platform yalnızca diploma veremiyor; sanırım bu eksiğini de sertifikalar ile kapatıyor.
   "İnsanlar hayatlarını, kariyerlerini, kendilerini değiştirmek için geliyorlar." Satıcı bunu düşünüyorsa ve müşteriye de yansıtabiliyorsa; amanın marketingi bir düşünün dostlarım! Günümüz dünyasında kendinden, hayatından, kariyerinden memnun olan insanların sayısının çok da fazla olmadığını düşünürsek nasıl bir müşteri kitlesine hitap ettiklerini varın siz hayal edin!

*Teatalk sırasında verilen güzel bir örneği sizinle paylaşmak istiyorum. Udemy'nin tek takip etmesi gereken müşteriler değil, aynı zamanda eğitmenler de kayıt altına alınmalı. Bilinen eğitmen bir çift var bu bağlamda. Kadın yoga eğitmeni ve adam da Python konusunda çok bilgili. Bir sahil kasabasına yerleşip evlerinin bir kısmını da stüdyo yapan bir çift Udemy sayesinde geçiniyorlar. Düşünsenize sevdiğiniz işi yapıyorsunuz, bu yoga yapmak ya da kodlama olabilir, ve bunu diğer insanlarla paylaşarak para kazanıyorsunuz.

   Emeklilik planım hazır sanırım: Udemy'de eğitmen olmak!

*Yine biz gençlere verilen bir tavsiye de fikri çok fazla kişiye anlatıp feedback almaktı. Teatalk'a beraber gittiğim canım dostum Mustafa'nın kendisine danıştığım bir konu hakkında saatlerce düşünüp bana hep öyle feedback verdiği düşünülürse, doğru yoldayım gibi ha?

   Amerika'da eğitim alan bir Udemy mühendisinin anlattığına göre, eğitim yanılmıyorsam girişimcilik üzerineydi ve zaten çoktan Teknokent'te girişimi olan bir öğrenciyken almıştı, 24 saatte fikrini 50 kişiye anlatmayı başarıp ardından onların feedbacklarini rapor halinde hazırlamalarını istemişler. Açıkçası Adil Oran'ın da yaptığı konuşmalarda en dikkat çektiği konulardan birisi feedback meselesi. Feedback almadan yapılan işler satılmamaya, kar getirmemeye mahkumdur. Bu fikrin kesinlikle arkasındayım. Müşteriler çoğu zaman ne istediklerini bilmeseler bile ufak bir protatip ile tepkilerini ölçmenin her daim yarar sağlayacağını düşünüyorum. (Apple ve Henry Ford örneklerine karnım tok!)
   Bu feedback meselesine de bir örnek verilmişti o masada. Örneğin sizin girişim yapacağınız alan Alzheimer hastaları ile alakalı. O halde ilk yapmanız gereken şey dernekleri ve hastaneleri aramak olmalı. Onlarla direkt iletişime geçmek, üstelik telefon başından ayrılmadan!

*Udemy'nin ilham aldığı birkaç şirketten/oluşumdan da bahsetmek istiyorum.

1) Amazon! Amazon'un bir online satış şirketi olarak işe başladığını aramızda bilmeyen yoktur sanıyorum. Ama işe bakın ki birden market place'lerini tanımaya başladılar. Çok başarılı olmalarına rağmen 'vintage' modasına uyarak yalnızca online'da kalmayıp kanlı canlı marketlerini açtılar. Hatta aşağı bırakacağım o muhteşem video ile gayet de PR'larını yaptılar. İşte karşınızda Amazon Go:



   Peki, Udemy bundan nasıl ilham alıyor? Sürekli yenilik peşinde koşup yetinmeyerek! Kursları güncelliyorlar, rakiplerini takip ediyorlar ve dinamik kalıyorlar.


2)Videolarını uzmanların ellerine bırakıyorlar! Çeşitli dillerde altyazılar eklemekten tutun, slaytlara ve videolara bookmarklar tutuşturmak video expertlerinin işi. Sunumlar ile videolu anlatımları geliştirmek de işin başka bir tarafı.


3)Learning Expert'ler işe alıyorlar. Derslerden sonra ufak quizler hazırlamalarını istiyorlar ya da whatsappta, facebookta ufak komiteler kurmalarını isteyerek bilgi akışını sağlıyorlar. Böylece insanların kurslara bağlılıklarını arttırıyorlar ve öğrenmeyi de hızlandırıp kolaylaştırıyorlar.


+Sürekli gelişmekten, dinamik olmaktan bahsettik. Udemy için hocayla office hours eklemek ve saatini 10 dolar olarak belirlemek bir yeniliktir. 30 milyon user olduğunu düşünürsek elbette bu office hourslardan faydalananlar olacaktır.


+Diğer bir fikir ise UFB = Udemy For Business, insanlara özel muamele etmek... Bu marketing işine bayılıyorum.


+Udemy'nin çalıştığı diğer bir alan da yeni açılan kursların ezilmemesi. Yukarda da bahsettiğim gibi Udemy'nin tek derdi customerlar değil, aynı zamanda eğitmenleri de gözetmek durumunda. Yeni açılan kursları kaç kişi gördü, kaç kişi satın aldı ve kaç kişi izledi? Hepsinin kaydı tutuluyor. (Tanıştığım ilk data scientist olan ODTÜ elektrik elektronik mühendisliği mezunu bir mühendis yapıyor bunu bir yandan ODTÜ'de bilgisayar mühendisliği doktorasına devam ederken. Kendisinin Teknokent'te başarılı bir girişim denemesinin de bulunduğundan söz etmeliyim her ne kadar şu an payını satmış da olsa.)

   Bu kayıt tutma işi 'Normalizasyon' olarak adlandırılıyor. Normalizasyonun sözlük anlamını aşağıda bırakıyorum.

"Normalizasyon, veritabanlarında çok fazla sütun ve satırdan oluşan bir tabloyu tekrarlardan arındırmak için daha az satır ve sütun içeren alt kümelerine ayrıştırma işlemidir. "


   Böylece yeni gelen eğitmenleri küstürmemiş ve onları olası müşterilerine önererek bir noktada önünü açmış oluyor Udemy. Eğer bir yönetici olmak istemeseydim, kesinlikle data scientist olmak isterdim doğrusu. Kim bilir, bir bakmışsınız Udemy'den "Data Scientist nasıl olunur?" adlı bir ders alıvermişim.


+Yapılan diğer bir Data Scientist çalışması da 'Personalization'. Örnek verecek olursak, mesela Türkiye'de yaşamanıza rağmen sürekli İngilizce kurslar almışsanız önerilenlerinizin dili de İngilizce oluyor. Başka bir örnekse izleyici alışkanlıkları hakkında. Bazı kullanıcılar sürekli kurs alıp izlememesine rağmen bazıları da (hatta teatalk masasında oturan üniversiteli bir çocuk da bu tipten olduğunu itiraf etmişti, kendisini kutluyorum.) para verdiklerini her kursu reklamına kadar izliyor. Çoğunlukla da ücretsiz kursları takip ediyorlar. Yani anlayacağınız bu data scientistler machine learning kullanarak tıpkı bir arkadaş gibi size tavsiye veriyorlar. Aslında tam anlamıyla arkadaştan kitap tavsiyesi istemek. "Vice President of Data Science", yurt dışındaki maaşlarına bir göz atmanızı öneririm...


*Udemy'nin elektrik elektronik mühendisliğinden mezun başarılı mühendisinin anlattığına göre genelde şöyle bir algı var, akademik hayatında çok da başarılı olmayan insanlar başka alanlarda başarılı olmak istiyor. Bu öğrencilerin kaybedecek en azından akademik anlamda çok bir şeyleri de olmadığından gemileri diledikleri gibi yakıp risk alabiliyorlar. Tam olarak bu sebeplerden genelde start-uplar böyle başarısız insanlar tarafınca kuruluyor. Oysa bunu anlatan mühendis gerek ortlaması gerek yüksek lisans ve doktorasındaki başarıları ile akademik anlamda adeta ışıldıyor!

   Aslında olay şu, start-up da olsa risk almak da gerekse disiplin ve çalışmak gerekiyor. Bir inek olarak bu sözler ümit dolmamı sağladı ehe!

*21 mühendislik için optimus yaşmış, mühendis arkaşalarıma duyrulur.


*Önce test et, sonra var say! Feedback, feedback, feedback!


*Belediyelerle, devletle iş yapacaksan unutma amaçları kazancı maksimize etmek değil; riski minimalize etmek. Ucuz bile satsan sürekli ve güvenli bir satıcı değilsen işi alamazsın.


Teatalklar beni mutlu ediyor, canım dostum Mustafa ile gidilenler daha çok! Eleştirinizi yorum olarak bırakmayı unutmayın :)




Elif Nisa GÜLER

5 Mayıs 2019 Pazar

Belki de Boru Yetmemiştir

   İnsan ilişkileri... Ne ilginç şeyler değil mi? Arkadaşlık, aile, sevgili, öğrenci öğretmen... O kadar fazla insan ilişkisi var ki hayatımızda! Çoğu zaman anlamlandıramıyoruz bile insanların hareketlerini. Teoman gibi içimdeki birisi sürekli 'Umursama insanları!' dese de bir tarafım bazı insanlarlayken ne denli mutlu olduğumu hatırlatıp duruyor. Bazı insanlar... Bizi çok mutlu eden ve mutlu ettiği miktarda üzme gücüne de sahip olan bazı insanlar...
   Onların söylediklerine, hareketlerine, bize attıkları mesajlara öyle anlamlar yüklüyoruz ve yoruyoruz ki bazen kendimizi... Yoruyorum ki bazen kendimi...
   "Bir gün ormanda araştırma yapan fizikçi, matematikçi, kimyacı, jeolog ve antropolog yağmura yakalanmışlar. Hemen yakınlarındaki bir orman evine giderek yardım istemişler. Ev sahibi misafirlerini güzel karşılayarak ikram hazırlamak için mutfağa geçmiş. Bu sırada ekiptekilerin gözüne evdeki soba borusu takılmış. Soba yerden bir metre kadar yukarı konularak, altına taşlarla destek yapılmış. Bunu gören ekiptekiler bu konuda kafa yormaya ve yorumlamaya başlamışlar.
Kimyacı,"Adam sobayı yükselterek aktivasyon enerjisini düşürmüş, böylece daha kolay yakmayı amaçlamış" der. Fizikçi, “Adam sobayı yükselterek konveksiyon yoluyla odanın daha kısa sürede ısınmasını sağlamak istemiş” diye yorumlar. Jeolog, “tektonik hareketlilik bölgesi olduğundan sobanın taşların üzerine yıkılmasını sağlayarak yangın ihtimalini azaltmayı amaçlamış.” der.
Matematikçi, “Sobayı odanın geometrik merkezine kurmuş, böylece odanın düzgün bir şekilde ısınmasını sağlamış.” derken; Antropolog, “Adam ilkel topluluklarda görülen ateşe tapmanın daha soyut biçimi olan ateşe saygı nedeniyle sobayı yukarıya kurmuş” diye değerlendirir.
Bizimkiler aralarında böyle konuşurken orman köylüsü içeri girer ve hep birlikte ona sobanın böyle yukarıda olmasının nedenini sorarlar. Adamdan çok manidar bir cevap gelir :
– Boru yetmedi  :)"

   Bazen sadece boru yetmemiştir ve siz çok iyi bir matematikçisinizdir. Karşınızdaki kişiye sobanın altına taşlarla destek yapacak kadar zaman verin.
   Elocan'a beklemeyi öğretiyorum. 



17 Mart 2019 Pazar

Sadık Hidayet - Kör Baykuş Kitap Yorumu

   Aslında kitabı lise yıllarımdan biliyorum ancak ODTÜ Kitap Topluluğu'nun yapacağı kitap kritiği için 2. bir tanesini daha kütüphaneme ekledim. Aksilik bu ya, o kritiğin zamanı da Bisiklet Takımım'ın yönetim kurulu toplantısı ile çakıştığı için kritiğe gidemiyorum. Yine de bu kitabı hayatımın şu döneminde tekrar okuduğum için asla pişman değilim.
   Aslında ilk olarak fark ettiğim şey henüz üzerinden bir sene geçmiş olmasına rağmen aynı kitabı okurken çok farklı yerlerin altını çizmem oldu. Galiba büyümenin bir tanımı da bu... Aynı kitabı okuduğunda farklı cümlelerin altını çizmek.
   Sadık Hidayet ile tanışmam da liseye dayanıyor. Canım dostum Eymen sayesinde... Bu yazarı da en az Vincent kadar seviyorum. Hayır, intihar eden insanlara karşı bir sempatim yok. Bunun en güzel kanıtı da Nilgün Marmara'ya özel bir sevgimin olmaması. Ben benim ruhuma benzeyen ruhları seviyorum. Bunu da işte böyle yazınlardan anlıyorum. Vincent'ın Theo'ya yazdığı mektuplardan bir tanesinde ağladığımda ve o paragrafı defalarca kez okuyup yine de yetinemediğim için günlüğüme yazdığımda fark ettim bunu. Vincent ile aynı yollarda yürümedik, farklı iklimlerde doğduk ve hatta farklı kriterlerdeki insanlara aşık olduk ancak aynı şeyleri düşündük. İntihar etmeden iki yıl önce "Keyifli yaşamak intihar etmekten daha iyi." diyen Vincent'tan bu kadar bahsettikten sonra, görüyorsunuz ya konu bir kez ondan açılınca kendimi dizginleyemiyorum, Sadık Hidayet'e dönelim. Aslında Sadık Hidayet'in intiharı çok daha fazla etkileyici.
   Kitabın sonuna eklenmiş Sadık Ağabeyin (Ona kendimi yakın hissettiğimden dolayı yazının kalan kısımlarında ondan hep böyle bahsedeceğim. Yakın arkadaşarım bilirler ki Peyami Bey hariç sevdiğim her erkek yazara böyle seslenirim. Ha tabi bir de Sayın Ataç'a! Nurullah Ataç... Bu başka bir yazının konusu olsun dostlarım.) en yakın arkadaşların olan Bozorg Alevi'nin (Kendisi romancı ve öykücü imiş, en kısa zamanda bir öyküsünü ODTÜ kütüphanesinden edinmek niyetindeyim.) sonsöz olarak eklediği "Sadık Hidayet'in Biyografisi"nden edindiğimiz bilgilere göre Sadık Ağabey Vincent gibi parasal sıkıntılar yaşamamış pek. Ailesi yıllardır sarayda yaşıyormuş, kendi mesleğini seçme özgürlüğü olmuşsa da önce mühendislik sonra yazarlık, bir kararsızlık denizinde yüzüp durmuş Sadık Ağabey. İranlı yazarlarca pek önemsenmemiş ve hatta aşağılanmışken Avrupa'da büyük değer görmüş. En çok kalbimi acıtan notu da Bozorg Alevi'den bırakıyorum buraya:

   "Bugünki İran'ın en büyük yazarı, ölümünden birkaç yıl önce bölye demişti:
'Hayat hikayemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. Ne yüksek bir mevki sahibiyim ne de sağlam bir diplomam var. Okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olamadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. Nerede çalışırsam çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. İstifa ettim mi seviniyorlardı... Bırak gitsin, yaramaz! Çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de...'

   Sadık Ağabeyin ailesinin durumunun ne kadar iyi olduğundan bahsetmiştim sizlere, ama o buna rağmen kendi geçimini memurluk vs. yaparak sağlıyor. Bu satırları da bana yine Vincent'ı hatırlattı, galiba bana her şey Vincent'ı hatırlatıyor:

   "Belki de ben doğmamış insanların ressamıyımdır."

   demişti o da...

-Bu yazımda baya değindim Vincent'a biliyorum sayın okur. Aslında geçenlerde oda arkadaşım Şeyma ile Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında filmine gittik Başka Sinema kapsamında. Aslında bakarsan biraz da yorgun olmamın etkisi ile o her zamanki etkiyi bırakmadı Vincent bende, suçlamıyorum onu, filmden kaynaklı diye düşünüyorum. Uzun uzun yorumunu yazmaya vaktim olmamıştı bir iki hafta evvel filmi, ufaktan değinmek istedim. Başrol muhteşem olsa da ah Willem Dafoe! Filmin Nuri Bilge Ceylan tarafından çekilip o muhteşem müziklerinden de Fazıl Say tarafından bestelendiğini düşününce; filmin orijinal hali birazcık sönük kalıyor. İşte böyle de memnuniyetsiz bir çocuk oldum zamanla...-

   Sadık Ağabey yine dostu Bozorg Alevi'den öğrendiğimiz kadarı ile temiz bir tıraş, temiz kıyafetler, cebinde parası, yan tarafında yaktığı taslaklarından küllerle Paris'te bir dairede gazı açarak intihar ediyor. Onun intihar sebebi ne biliyor musunuz? İnsanlar. Tek bir sözcük. Belki de insanlarla ilgili her sorunumda benim de aklıma gelen ilk çözüm intihar olduğundan bu denli yakın hissediyorum ona kendimi. Çünkü insanlar, ah insanlar... İnsan olmaktan nefret ediyorum çoğu zaman...

   Bu kadar Sadık Ağabey ve benim duygularım hakkında konuştuktan sonra biraz da çevirmenimizden bahsetmek istiyorum çünkü bu kitapla ilgili beni delicesine heyecanlandıran bambaşka bir ayrıntı. Normalde Sadık Ağabeyin YKY'den çıkan diğer tüm kitapları Mehmet Kanar tarafınca Farsçadan dilimize çevrilmiş olsa da bu kitabı "Biz böyle eğilmezdik, çocuklar olmasaydı." dizelerinin sahibi Evler Şairi Behçet Necatigil, bizim Behçet Ağabey ya hu, çeviriyor. Şimdi diyeceksiniz ki, ee yani? Bunu aslında kitabı okumaya başladığınızda ön sözden itibaren hissediyorsunuz, farkını yani Behçet Ağabeyin. Ama asıl o hissi, vay be hissini, çevirmen notlarını okurken yaşıyorsunuz. Sayfa 59'daki çevirmen notunda verdiği bir notu aşağıya bırakıyorum, çok çok hoşuma giden bir notu:

   "Cahit Sıtkı Tarancı'nın Akıbet şiiri şöyle başlar:
Sela verildiğine göre,
Camiikebir minaresinde,
Günlerden cuma olmadığı halde,
Muhakkak ölü var mahallede."

   Bu şairler, bu yazarlar, bu ressamlar, bu şarkıcılar: bu SANATÇILAR  büyülü insanlar kim ne derse desin...

   Kitaba gelecek olursak aklımın bir köşesini günlerdir meşgul eden oda arkadaşım Şeyma'nın sözleri ile başlamak istiyorum doğrusu: "Elif, sence de kitap sanki sondan başa gitmiyor mu?" Aslında derinlemesine düşünüldüğünde bu söze katılmıyorum ancak yüzeysel baktığımda doğru olduğunu fark ediyorum. Post Modern Edebiyatı bana en iyi şekilde öğretmeye çalışsa da lisedeki edebiyat öğretmenlerimden Canım Gökmen Hocam, kendisinin Elif bu soruyu kesin yapmıştır dediği halde edebiyattaki tek hatam bu konudaydı: Post Modern Roman. Bundandır ki kitapta bilinç akışı tekniği kullanılmış gibi gelse de bana, direkt kullanılmıştır diyemiyorum.

   Aramızda Ullyses kitabını ya da Oğuz Atay, Orhan Pamuk okuyan bu bilinç akışı işlerine benden daha hakim olan birileri varsa ses etsin de kitabı onlara da okutup gerçekten bilinç akışı tekniği var mı yok mu öğrenelim. Dediğim gibi bu konuda güvensiz hissetsem de, bence bilinç akışı tekniği kitapta kullanılmış ve bundan kaynaklı olarak Ullyses'in o ilk 58 sayfasını okurken hissettiğime yakın duygular hissettim kitabı okurken. (Ullyses dünyanın en zor okunan kitabı olarak geçiyor. Kitabı açıklamak için onlarca kitap yazılmış, yanılmıyorsam 1049 sayfaydı ve Dublin'de bir günü anlatıyordu, neyse ancak 58. sayfasına değin okuyabilmiştim sınav senesinde. Umuyorum ki bir gün Ullyses'in de kitap yorumunu okuyacaksınız burada.)

   Yer yer ürpertiyor kitap sizi, yer yer vay be yalnız değilmişim dedirtiyor. Yaşanan uykudan uyanma, rüya kısımları sevgili ve abimin çok sevdiği yönetmen - bu yönetmenle beni tanıltıran kişi de abim, kendi keşfim değil malesef, iyi ki abiler ve ablalar var -  Ömer Faruk Sorak'ın yönettiği, Yılmaz Erdoğan'ın konuk oyuncu olarak yer aldığı, çekimleri ile beni büyüleyen ve gerçek hayat hikayesinin anlatıldığı (başrol kendisini oynuyor) 8 Saniye filmini hatırlattı. İzlemediyseniz mutlaka zaman ayırmanızı öneririm.

   Kitapta o kadar çok yerin altını çizdim ki... Ufak tefek notlar da aldım. İnce ve insanı derinden etkileyen bu romanı mutlaka okumanızı isterim. İran edebiyatına bir kapı, Sadik Ağabeyi tanımak için bir fırsat ve hayat üzerine düşünmek için güzel bir yazın.

Not: Aslında bu son notlar kısmına Behçet Necatigil'in tüm çevirmen notlarını eklemek isterdim... Ancak yalnzıca bir kaçına yer verebileceğim malesef.


SON NOTLAR

*Rakkase: Dans etmeyi meslek edinen kadın.
*Zülüf (Farsça): Şakaklardan sarkan saç lülesi, sevgilinin saçı.
*Adamotu: Görünüşü ile bir insanı andırır, etli kökleri iki çataldır, bu kökler birbirine sarılmış, bir erkekle bir kadına da benzerler. Bu görünümü dolayısıyla, çiçekleri kök saplarında toplanmış bu bitki, yüzyıllar boyu, büyücülüklere de malzeme ve konu olmuştur.
* Rey kenti 'Dünyanın Gelini' adı ile anılıyormuş. İlerde bir gün mutlaka burayı ziyarete gitmek istiyorum. Özellikle kitabı okuduktan sonra... Bunun dışında yeni yılın 13. gününü de İran'da geçirmek ve o festival havasını tatmak istiyorum.
*Butimar: Bir kuştur, deniz kıyısına çöker, denizin bir gün kuruyacağını düşünür, bu tasa yüzünden de su içmez hiç.
*Nakkare (Osmanlıda kudüm diye geçiyor) adlı bir davul varmış. Bunu çalmayı denemek istiyorum.
-Hayyam'ın Teraneleri, çev. Mehmet Kanar, YKY, 1999 kitabını en kısa zamanda okuyacağım. ODTÜ Kütüphanesi'nde olduğunu tahmin ediyorum.

Son olarak kitabı okuyacağınız dönem sizin adınıza karanlık bir dönem olmasın zira insanı intihara sürüklemek gibi bir etkisi olabileceğini düşündüm ben yer yer. Bunun dışında Sadık Hidayet'in bu kadar İran gelenek ve göreneklerine hakim olması insanı etkileyen bir ayrıntı. Başka bir güzelliği de kitabın içinde anlatılan ufak tefek hikayeler. (Butimar kuşu, ikş adamı bir yılanla aynı odaya kapatmak...) Sadık Ağabeyde sezdiğim bir başka durumsa kadınlara karşı tutumu. Birazcık onları simgeleştirmiş gibi geldi. Bunu hayatı boyunca kendisini gerçekten sadece kendisi olduğu için seven, Sadık Ağabeyin ruhuna aşık bir kadınla beraber olmayışından olduğunu düşündüm. Kim bilir belki de öyle bir kadın olmasına rağmen böyle düşünmüştür... Umarım diğer kitaplarında da bu tavrını sürdürmez, kadınlara olan bakış açısı bu kitabın konusundan kaynaklanmaktadır...

Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim.  Kitabı okuyacak olanlara daha çok!