11 Şubat 2019 Pazartesi

İŞ MODELLERİ

İŞ MODELİ

            1)      Sosyal girişimcilikte para kazanma amacı olur mu?
-Çarkı çevirecekse, evet. Bu sorunun cevabı girişimcilikten gelen paranın nereye harcanacağına bağlı aslında. Kazanılan para sosyal amaçlı kullanılacaksa kar amacı güdülebilir. Girişimcilikten kazanılan parayla da yeniden sosyal amaca hizmet edilebilir.


2)İyi bir ekip nasıl olmalı?
-Heterojen olmalı: Bir girişimcilik yapılacağı zaman genelde aynı çevreden, aynı bölümden insanlar bir araya gelip homojen bir ekip oluşturuyorlar. Bu da benzer şekilde düşündüklerinden olaylara tek bir pencereden bakmalarına sebep oluyor. Ekipler heterojen olmalı. Teknik yönü güçlü birisi, sosyal yönü güçlü birisi (networking), insan yönetimi yapabilen birisi, pazarlama yapabilecek birisi vs. şeklinde çeşitli özellikte insanlardan oluşmalı.


3)Girişimler nasıl ayakta kalır?
- Çok çalışma
-İyi ve etraflıca hazırlanılmış bir fikir. Nike’ın mantığı ile ‘Just do it’ mottosuyla yola çıkan ‘Allah Allah’ girişimcilerinin ölüm oranı çok daha yüksektir. Bu açıdan dalıp gitmemek aslında bir girişimi ayakta tutmanın en önemli yollarından birisidir.
ReidHoffman (Themoneymakers/Linkedin kurucusu): “Someone whojumps of a cliffandbuilds a plane on thewaydown.”
ReidHoffman’ın busözlerine rağmen iyi bir hazırlık yapmadan o uçurumdan atlamak, daha çok risk almak, dolayısıyla girişimciliğin henüz başlarındayken batmak anlamına gelebilir. Çok iyi hazırlanılmış, çok çalışma ile kurulmuş bir girişimin dahi gelen ani bir kriz ile şanssızlık yüzünden batabileceğini unutmamak gerekir.


4)Ne satmalıyız, neyi satmalıyız?
-Bunun en temel cevabını aslında ilk girişimci hızlandırıcıyı bulan Paul Graham veriyor: “İnsanların istediği bir şey üret!” (“Buildsomethingpeoplewant!”) Bu bağlamda bir şeyi üretmeden önce sormamız gereken iki tane temel soru var: İnsanlar bunu istiyor mu, insanlar bunu kullanacak mı? Bu sorunun cevabı evet ise ürünü ortaya koymalıyız.
“Müşteriye ne istiyorsun diye sorma, müşterinin sorununu bul!”
Yapılan belki de en büyük hatalardan bir tanesi önce ürünü ortaya koyup sonra bunu nasıl satarım diye düşünmek. Oysa ürünü ortaya koymadan evvel yapılması gereken şey müşterilerin bu ürünü alıp almayacağını, kullanıp kullanmayacağını belirlemek olacaktır.
“Talebi olmayan bir şeyi üretmek için zaman harcama!”
Ürüne talep olup olmayacağını anlamanın birkaç yolu var. Müşteri mülakatları ve anketler en kullanılabilir yollardan. Bunun yanında minimum işleyen bir ürün, prototip de iş görebilir.


5)İş modellerini neden kullanmalıyız?
-“Tanrı’yı sorgulamayız ama diğer herkes veri getirmek zorundadır.” / EdwardsDeming (Kalite kontrolcü)
İş modelleri yapacağımız işi detaylandırmamızı sağlar. Fikir ilk aklımıza geldiğinde onun muhteşem olduğunu düşünebiliriz. Dahası fikri yakın arkadaşlarımız ile paylaştığımızda onlar da objektif bakmayacakları için iş fikrinin eksik yönlerini görmemiz pek mümkün olmayabilir. Ancak bu fikri yazıya döktüğümüzde, bir iş modeli kullanarak, fikre dışardan ve objektif bir şekilde bakma şansımız olur.
Burada değinilmesi gereken bir nokta da arkadaşlarımızda fikrimizle alakalı geri bildirim alırken dürüst olmalarını istemek olacaktır. İş işten geçtikten, şirket battıktan sonra, ben nu desteklemek adına fikrin güzel olduğunu söylemiştim gibi cümleler maalesef iş fikrini ayakta tutmaya yetmiyor.
Bu yüzden fikrin havada uçmasındansa rakamlarla, detaylarla onu kâğıda dökmek en doğrusu olacaktır. Bu iş için de iş modellerini kullanırız.


6)Kimdir bu Alexander Osterwalder?
-Kendisi EricRies’ın Yalın Girişim kitabı ile başlattığı akıma öncülük eden girişimcilik ‘gurularından’ birisi denebilir. Bu bağlamda bulduğu iş modeli ‘Kanvas İş Modeli’ aylarca süren iş planlamalarından çok daha hızlı bir şekilde, pek çok ayrıntıyı bir arada görmeye yarar. Bu iş modeli aslında Alexander’ın doktora tezi. Şirketin nasıl değer yaratacak, bu değeri müşteriye nasıl ulaştıracaksın, yaratılan değeri nasıl yakalayacaksın bunların hepsinin sonucu olarak aslında nasıl para kazanacaksın? Alexanderbunların hepsinin cevabını tek sayfada, Kanvas İş Modeli’ndebulmamızı sağlıyor. Dahası buna ulaşımı ücretsiz kılıyor. Sadece adınızı ve mailinizi bırakarak ücretsiz bir şekilde tüm Alexander Osterwalder içeriklerine ulaşmak mümkün gibi gözüküyor.
      Peki Alexander bunu neden yapıyor? Yazının başında da vurguladığımız gibi kendisini bir girişimcilik ‘gurusu’ yapmaya çalışıyor.Twitter üzerinden de paylaşımlarını takip etmek mümkün.


7) Kimdir bu Paul Graham?
      -Lisansını felsefe üzerine yapıp, üzerine İtalya’da resim ile ilgili eğitim alan Paul Graham tüm bunların ötesinde ilk girişim hızlandırısıcının, kuluçkanın (inkübasyon) sahibi. Ycombinator adlı bu hızlandırıcıyı Cambridge’de keşfediyor. Aldığı eğitimlerden tamamen uzakta kodlama ve girişimcilik tutkusu ile tanınıyor. Kendi adı ile yayın yaptığı sitesinde pek çok makaleye ulaşmak mümkün.
      Peki, bu girişim hızlandırma işi nasıl işliyor? İşini kurmuş, satışları başlamış şirketlerin girişimcileri çeşitli eğitimlere tabii tutuyor. Belli bir mentörlük sürecinden sonra Demo Day’de girişimlerini büyütmeleri, yatırım bulmalarını sağlıyor.


Son Notlar

*İstihdam yaratanlar eski büyük şirketler değildir.

*Herkesin kullandığı ürün diye bir şey yoktur! (Ekmek, su dahil.)

*Bir işe başlarken başlangıç noktan daima sorun olmalı. Müşterilerini birer sorun olarak görmelisin ve sınırlarını iyi belirlemelisin. Senin müşterin kim? ODTÜ’lüler, yurtta kalan ODTÜ’lüler, tüm öğrenciler, sadece üniversite öğrencileri? KİM SENİN MÜŞTERİN?

*KANALLAR: Ürün nerede satılacak? Ürünün reklamları nerede yapılacak?

*MÜŞTERİ İLİŞKİLERİ: Herkese farklı ürün mü satacaksın? Müşteriyi nasıl memnun edeceksin?

*GELİR KAYNAĞI: Kiralama, reklamdan kazanma, askıda bırakma…

*Google İş Modeli: Ürün bizim gözlerimizdir. Google reklam alarak ve aldığı bu reklamları gözümüzün önüne koyarak kazanç sağlar.

*Whatsapp İş Modeli: Bizim hakkımızda pek çok bilgiye sahiptir. Hatta Facebook, whatsapp’ı satın alarak telefon bilgilerimize erişme şansını da hibesine kattı diyebiliriz.

*Askıda İş Modeli: Bu iş modelini anlatmadan önce bir soru ile başlamak gerektiğini düşünüyorum. Diyelim ki pis suyu kolayca temizleyebilen bir alet icat ettiniz. Suyu her türlü mikroptan arındırabiliyor. Bunu kime satabilirsiniz? Kamp yapanlara, balığa gidenlere, doğa tatillerini sevenlere, dağcılara belki ama en büyük pazarınız şüphesiz Afrika olacaktır. Peki, Afrikalı insanlar size bunun karşılığında ne verebilir? Bu soruyu sorduğumda fikirlerine güvendiğim bir arkadaşım Afrikalılara bu aleti çalışmaları karşılığında vereceğini söylemişti. ‘Çalıştırırım onları!’ demişti. Hayır, işletme değil sosyoloji okuyordu… İşletmeciler bunun çok daha hızlı bir yöntemini bulmuşlar. İşte “Askıda İş Modeli” tam bu gibi durumlarda ortaya çıkıyor. Evet siz Birleşmiş Milletler olsun, çeşitli topluluklar, dernekler olsun bir yere kadar yardım alarak bu aleti Afrikalılara ulaştırabilirsiniz ancak bu fonlar sınırlı. Oysa size gelen dağcılara, kampçılara bir seçenek sunabilirsiniz. Bu onların vicdanına sizin de cüzdanınıza dokunacak bir öneri. Üründen iki tane alıp bir tanesini onlar adına Afrika’daki suya muhtaç insanlara yollayacaksınız. Sonuç olarak siz 2 ürün satmış olacaksınız, ikisinin parasını da kampçı/dağcı öderken birisi parayı ödeyen kişinin ötekisi ise parası olmadığı halde ürüne ihtiyacı olan kişinin olacak.

“Bir matkap satın aldığımızda, aslında bir matkap satın almayız… Biz o matkabın duvarda açtığı deliği ve hatta duvara bir şey asma imkânını daha da ötesi duvarda asılı durabilen bir tabloyu satın alırız.”

2018, Adil Oran, Hult Prize için yaptığı KANVAS İŞ MODELİ dersi notları

18 Ocak 2019 Cuma

Fazıl Say Truva (Troya) Ankara Prömiyeri

     Bu satırları çalışma masamda arkadan Fazıl Say-Serenad Bağcan imzalı İlk Şarkılar albümünü dinleyerek yazıyorum. Uzun zamandır istediğim bir şeyi daha gerçekleştirmenin mutluluğu var üzerimde: Fazıl Say'ı canlı dinlemek. Defalarca söyledim yine söyleyeceğim, canlı müzik yapmak çok başka bir şey ve bunu başarabilen çok az insan var. Bugün konserde de gördüğüm üzere Fazıl Say da canlı performansı ile insanı büyüleyen 'sanatçılardan'. Hele ki Yekta Kopan'ın, ablam okutmuştu ilk Yekta Ağabeyi bana çok da severim kendisinin kalemini, anlatımı ile birleşince bu canlı performans tadından yenmedi desem yeridir. Bu dönemin ortalarına doğru oda arkadaşım Şeyma ile Horacio Lavandera adlı genç bir piyanisti dinlemiştik mesela, tamam güzeldi ancak Fazıl Ağabeyin etkisini bırakmadı.
     Peki nedir bu kadar özel kılan bu adamı? Söyleyeyim, piyano onun için bir oyuncak olmuş adeta. Piyanodan saz sesi çıkarılır mı? Bu adam çıkartıyor. Elini hiç çekinmeden içine atıveriyor piyanonun. Yaptığı besteler hele ki Truva Sonatı adeta bir film. Gözlerinizi kapattığınızda sırasıyla Helen'in kaçırılması, savaşın başlaması, Truva atının gönderilmesi ve son söz! Üstelik konserde Yekta Ağabey ile yaptığı ufak söyleşilerde uzun uzun açıklıyor bunları. Mesela 4 nota çalıyor, ne zaman bu sesleri duysanız bu "Kader ağlarını örüyor, yapacak hiçbir şey yok!" demek diyor. Sonra yine Truva Sonatı'nın bölümlerinden birisi olan Helen'i nasıl bestelediğinden bahsetmesi! Helen, bir taraftan dünyanın en güzel kadını olarak adlandırmasının getirdiği incelik öteki tarafta kocasını terk edip gitmenin verdiği hüzün. Bunu belki gözünüzde canlandırabilirsiniz ancak bunu duymak? Nasıl mümkün olur inanın bilmiyorum ama Fazıl Ağabeyin parmakları onu da mümkün kılıyor. Güzelliği görmüyor, duyuyorsunuz. Yalnız bu Shakespeare'in bahsettiği "Cahillerin gözleri kulaklarından daha iyi duyar." gibi bir şey değil. Duyarak görüyorsunuz...
     Fazıl Ağabey anlatılacak gibi değil, yaşamak, duymak gerekiyor. Hareketlerini izlemek... Agamemnon'dan bahsederken mishal kendisi ki Yunan ordularının komutanı, karanlık bir şeyler çalıyor. Karanlığı hissediyorsunuz kulaklarınızla. Öyle tanımlıyor Fazıl Ağabey Agamemnon'u çünkü. İleri dikiyor gözlerini, bazen bir elini ve diğeri ile karanlık notalara basıyor. Ancak en ilginci bana sorarsanız Aşil! Yekta Kopan'ın tanımı ile çevik, ölümcül ve biraz da zalim. Çevik olduğu için hızlı bir parça; ölümcül olduğu için sert! Fazıl Ağabey tüm bunları göz önünde bulundurarak besteliyor ve siz anlıyorsunuz ki hızlı, sert notalar geldiğinde Truva Sonatı'na Aşil de geldi.
     Aşil (Achilles) kimdir diye soracak olursanız ben de oda arkadaşımın ve Yekta Kopan'ın anlattığı kadarını biliyorum. Aşil bir Yunan Kahramanı ancak Tanrı değil dolayısıyla ölümsüz de değil. Aşil'in ölümsüz olmasının yolu Hades'in yönetiminde olan ve yer altında bulunan Styx (Nefret) Nehri'nde yıkanmak. Bu nehire de ancak ölünce gidebiliyorsunuz ya da kayıkçı Charon'a haraç vermeniz gerekiyor. İşte Aşil annesi tarafından ayak bileğinden tutularak bu nehirde yıkanıyor. Böylece ayak bileği Aşil'in zayıf noktası oluyor ve Truva Savaşı sırasında ayağına bir ok yiyerek ölüyor. Yani kendisi Truva'nın kahramanlarından birisi.
     İşte Fazıl Say öyle bir çalıyor ki siz tüm bunları yaşıyorsunuz sanki! Of of of, çok iyi çalıyor...
     Sonra İzmir Süit'i... O da Truva Sonat'ı tadında size yaşatıyor bazı anları ancak 3 bölümü var ki insanı heyecanlandıran 2,4 ve 6. bölümler.

2. Brahms İzmir'de

4. Chopin İzmir'de
6. Rachmaninov İzmir'de

     Bu kısımlar aslında birer hayal ürünü. İzmir Süit'ine atılmış ufak hayaller... Fazıl Ağabey kendi kendine acaba bu 3 adam besteleseydi 'İzmir Marşı'nı ya da 'İzmir'in Dağlarında Çiçekler Açar Türküsü'nü nasıl bestelerlerdi diye soruyor. Bunun sonucunda 3 farklı ve 3'ü de birbirinden güzel dahası 3 farklı piyanistin tarzını anlatan İzmir Marşı çıkıyor ortaya. Bir insan bunu nasıl düşünür, hani düşündü nasıl bu kadar kusursuz yapabilir inanın ben de bilmiyorum, şaşkınım.

    Ha bu arada muhakkak söylemem gerek tüm bunların hepsi Fazıl Say'ın önünde tek bir parça kağıt, nota olmadan yaşanıyor. Çoğu yerde gözleri kapalı Fazıl Ağabey'in, müzikle beraber adeta dans ediyor, yaptığı işten memnun! Girişte Black Earth (Kara Toprak) ve bitirişte kızı için yazdığı Kumru'yu da çalıyor bizlere.
     Son olarak bahsetmem gereken şey de Cumhurbaşkanı'nın da konsere katılmış olması sanırım. Kendisi konser bitiminde arkadaşlarının hediyesi olan bir Aşık Veysel plağını Fazıl Say'a armağan ettiği gibi bir de istekte bulundu; İstanbul ve Ankara için de besteler istedi Fazıl Say'dan. Üstelik Ankara için yapılacak bestenin prömiyerinin külliyenin opera salonunda olmasını istediğini de belirtti.
    Benim için çok güzel bir gündü. Biletler biraz tuzlu ancak kesinlikle değiyor. Aynı anda hem müzikal, hem bir oyun hem bir film izliyor hem de kitap okuyorsunuz Fazıl Say'ın sihirli elleri sayesinde. Eğer şansınız olursa bu muhteşem adamı mutlaka dinleyin. Sadece kulağı ile müzik yapan insanlar, size hayran kalmamak mümkün mü? Ah kalbim... :) 

30 Aralık 2018 Pazar

Güç Yüzüklerine Dair Kitap İncelemesi

     Rahatlıkla sıkı bir Tolkien hayranı olduğumu söylesem de yine kendisini her okuyuşumda aslında Orta Dünya hakkında pek çok şeyi bilmediğimi ve hatta zaman zaman unuttuğumu fark ediyorum. İstemeden de olsa her seferinde kitap bitince neden böylesine bir hayal gücü ve dil yeteneği ile doğmadım ki diye söylenirken buluveriyorum kendimi. Elimde değil, deliler gibi kıskanıyorum canım Tolkien'i. Güç Yüzüklerine Dair'i bu kadar gece bırakmam da tam bu nedenden. Silmarillion'u defalarca okudum, Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit'i hatmettim, Referandum ona keza. Tolkien ise ölü. Yani daha fazla eser veremez ve ben bu eserleri ne kadar çok zamana yayarak okursam o kadar daha bu dünyanın, ORTA DÜNYA'nın içinde yaşayabilirim.
     Neden bu kadar geç okuduğumu açıkladığıma göre dil olarak her zamanki Tolkien tadını veren Güç Yüzüklerine Dair kitabı hakkında biraz konuşmak istiyorum.
     "Eşsiz Noldor ustaları, pek çok yüzük dövdüler.
       Üç Yüzük, Elf Efendilerine;
       Yedi Yüzük, Cüce Hükümdarlarına;
       Dokuz Yüzük ise İnsanoğullarına.
       Onları bu işe yönlendiren Sauron'un yüreğindeki düşüncelerse karanlıktı. Gizliden gizliye tüm yüzüklere hükmedecek olan Tek Yüzük'ü dövdü. Ama Elfler akıllıydı. Onun karanlık düşüncelerini anlayarak kendileri için dövdükleri Üç Yüzük'ü sakladılar ve onları ele geçirmek isteyen Sauron ile aralarında çağlar boyunca sürecek savaşlar başladı."
     
     Öncelikle sayfa 48'de gördüğüm bana hep aynı İslam mitini hatırlatan Melkor/Eru göndermesinden bahsetmek istiyorum. Eru'nun yarattığı Valar arasından Melkor'un Eru'ya isyan edişi ister istemez Şeytan'ın isyanını hatırlatıyor bana. Bilmeyenler için hikaye şöyle: Hz. Adem yaratıldıktan sonra Allah tüm meleklerin ona secde etmesini istiyor. Ancak çok fazla ibadet eden ve çok kudretli olduğundan bir melek olmasa bile onlardanmış gibi muamele gören bir cin, Azazil yani Şeytan, Hz. Adem'den daha üstün olduğunu insanın çamurdan kendisinin ise ateşten yaratıldığını bu yüzden ona secde etmeyeceğini söylüyor ve Allah'a baş kaldırıyor. Azazil'e göre Hz. Adem ve onun soyundan gelecekler çok zayıf bir iradeye sahip ve kolayca kandırılabilirler. Allah, onu yok edecek güce sahip olmasına rağmen Azazil'i yok etmiyor ve insanları onunla sınava tabii tutuyor. Tabii bu kısımlarının Melkor/Eru ile nasıl bir alakası var diyebilirsiniz, buna da ilerlerde değineceğim. Hikayeyi her seferinde bu İslam mitine benzetmemin temel nedeni Valar arasında Melkor'un ateşi temsil etmesi ve Eru'ya (Valar'ı yaratan en büyük tanrı) olan isyanı. Sayfa 48'de Melkor'dan şöyle bahsediyor hizmetkarı Sauron:
"Ar Pharazon sordu: 'Karanlığın efendisi kimdir?'
Sonrasında Sauron kralla kilitli kapıların arkasında konuştu ve yalan söyledi, dedi ki: 'O, artık adı anılmayandır; çünkü Valar sizi onun hakkında kandırdı, kendilerine köle yapmak için İnsanoğulları'nı zincirlemeye çalışırlarken, kendi yüreklerinin deliliklerinde tasarlanmış bir hayalet olan Eru'nun adını öne sürdüler. Çünkü onlar, ne isterlerse sadece onu söyleyen Eru'nun kahinleridir. Ama onların efendiler hala hüküm sürmekte ve sizi bu hayaletten kurtaracak; onun adı Melkor, her şeyin efendisi, özgürlük verici ve sizi onlardan daha güçlü yapacak.' Böylece Kral Ar Pharazon, önce gizlice, kısa süre sonra da halkının gözleri önüde açıkça Karanlığa ve Efendi Melkor'a tapınmaya başladı; halkının büyük bölümü de onu izledi."
     Bu paragrafta dikkatimi çeken diğer bir mit ise aslında bizim kültürümüzden. Tamam, burada baya yükseklerden uçacağım ve yüksek miktarda hayal gücümü kullanacağım, itiraf ediyorum. Ama hey! Bir Tolkien hayranı olarak bunu yapmamda bir sakınca yok... Bu Ar Pharazon'un tapınma olayı bana Uygur Türklerini hatırlattı. Uygurlar Mani dinini benimserken ilk başta hakanları Bögü Kağan bu dini benimsiyor ve gizlice yaşıyor. Kısa süre sonra dini öğrenen halk da onu takip etmeye başlıyor. Muhtemelen dünya tarihinde pek çok örneği daha vardır bu durumun...
     "Sauron geldi, hatta güçlü kulesi Barad Dur'dan kalkıp geldi. Savaşa hiç yeltenmedi. Çünkü Denizin Kralı'nın kudretinin ve görkeminin, söylenenlerin üzerinde olduğunu anlamıştı, en kudretli hizmetkarlarına bile onlara karşı koyabilmeleri konusunda güvenemezdi; Dunedain hakkındaki istekleri için henüz zamanın gelmediğini görmüştü. Güç işe yaramadığında, hilekarlığa başvuracak kadar becerikli ve kurnazdı."/Sayfa 46
     Güç Yüzüklerine Dair kitabı ile ilgili en sevdiğim şey ise Silmarillion kadar kafa kurcalamadığı gibi Yüzüklerin Efendisi gibi de bazı şeyleri üstün körü geçmeyişi. Hani bir ara kitap nasıl bu kadar akıcı olur bilmiyorum. Geçiş kitaplarında genelde sıkılan biri olarak söylüyorum bunu Güç Yüzüklerine Dair'de pek çok kafama takılan sorunun cevabını buldum. Bu yönden Rowling'in Ateş Kadehi'ni canım Güç Yüzüklerine Dair'e benzetiyorum. Koskoca Yüzüklerin Efendisi serisi boyunca Sauron'un nereden geldiğini düşünüyorsunuz, filmde özellikle. Bu kitaptaysa sayfa 65'te net bir cevap alabiliyorsunuz. Burada şu soruyu sormak istiyorum Peter Bey'e, hocam bu bir paragrafı Yüzüklerin Efendisi filminin bir yerine niçin yedirivermediniz?:
"Çok eskiden Beleriand'da yaşayan Sindar halkı tarafından Gorthaur diye anılan Sauron adında bir Maia vardı. Arda'nın başlangıcında Melkor onu baştan çıkararak kendisine bağladı ve böylece düşmanın hizmetkarının en kudretlisi ve en güveniliri oldu, üstelik birçok biçime bürünebildiği için de en tehlikelisiydi, isterse, en uyanıkları bile aldatabilecek kadar güzel ve soylu görünebiliyordu."
     Bu kitapta en azından benim açımdan açıklığa kavuşan diğer önemli şey Tek Yüzük'ün asıl özelliği. Şöyle ki arkadaşlarla filmi izlerken hep aynı soruya maruz kalıyordum, ee bu yüzük ne işe yarıyor şimdi? Yüzük diyordum, seni görünmez yapıyor ve büyük bir kudrete sahip oluyorsun. Oysa çok daha fazlası varmış bu minik şeyde. Diğer dövülen yüzükleri takanların tüm düşüncelerini okuyabiliyormuşsun mesela ki bu şu anlama geliyor, tüm cüce hükümdarlarının, Elf efendilerinin ve insanoğullarının krallarının neler yaptığını bileceksin. Bunu da sayfa 69'da tam manası ile açıklıyor Tolkien. 
     Sayfa 78'de ise NARSİL hakkında bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Hani şu Isildur'un Sauron'dan Tek Yüzük'ü almasını sağlayan kırılmış kılıç, hıh işte o Narsil. Güneş'in ve Ay'ın ışığında parlayan kılıç. Açıkçası Peter'a yazının başlarında kızsam da bu konuda tebrik etmek istiyorum, Isildur'un yüzük tarafından kandırılışını gerçekten iyi kurguladığı için. Zira kitapta o arada ne olduğu hakkında bir bilgi yok.
     "Dünyanın tuhaf rastlantıları pek çoktur, dedi Mithrandir, ve bilgeler sendelediğinde yardım çoğunlukla zayıfların ellerinden gelir." / Sayfa 88 (Mithrandir = Elf dilinde Gandalf)
     Kitaptan öğrendiğim diğer bilgi ise ilk kez sayfa 91'de rastladığım Periannath sözü. Size de bana olduğu gibi yabancı geldiyse bu sözcük şöyle söyleyeyim: Buçukluklar? Küçük Halk? Hobbitler'e canım buçukluklarıma planlarında ne Elfler ne de insanlar yer veriyormuş, yalnızca gerçek bilgeler Mithrandir ve Sauron... (Tolkien sözlükte altını çiziyor bu bilge sözcüğünün ve diyor ki yalnızca çok şey bilmek anlamındaki bilgeyi kastettim. Hani yoksa Sauron'u övdüğü falan yok!)
      Kitapta bol bol Gandalf'tan bahsediliyor. Mesela kendisinin Kızıl Ateş Yüzüğü'nün taşıyıcı olduğunu Güç Yüzüklerine Dair'den öğrendim. Bu noktada fark ettiğim şey ilerde C. Tolkien Mithrandir diye bir kitap çıkartırsa şaşırmayın zira ellerinde Gandalf'a ait bir ton  J. R. R. Tolkien notu olduğuna adım gibi eminim, hele ki bu kitaptan sonra. 

Kronolojik olarak dikkatimi çeken birtakım tarihler:

*Frodo 2968 doğumlu iken Sam'in 2983'te doğması... Bilen biliyordur da ben aralarında 15 yaş olduğunu yeni öğreniyorum ve bu benim için seriyi çok daha anlamlı kılıyor.
*2980 // Aragorn Lorien'e girer ve orada Undomiel Arwen ile yeniden karşılaşır. Aragorn kıza Barahir'in yüzüğünü verdi ve Cerin Amroth üzerinde birbirlerine sadakat yemini içerler. (ERİYORUMDUR.)
*3019 // Gollum'un KIYAMET ÇATLAĞI'na düşmesi. Kıyamet Çatlağı denilen yer Hüküm Dağı'nın alevi. Bu da bana ister istemez İslam mitolojisini anımsattı. "Kıyamet Çatlağı"
*1541 // LEGOLAS'A NE OLDUĞUNU MERAK EDENLER TOPLAŞIN! "Sonra Thranduil'in oğlu Legolas, Ithilien'de gri bir gemi inşa ettirip Anduin'den aşağı, Deniz'in ötesine yelken açmış; ve yanında Cüce Gimli'nin de olduğu söylenir. Ve gemi gittiğinde Orta Dünya'da Yüzük Kardeşliği'nden kimse kalmamış."

!!!!!!BURADAN HOBBIT YAPIMI İLE GIMLI <3 LEGOLAS SHIPIME GÖLGE DÜŞÜREN PETER JACKSON'A SESLENİYORUM, SEN Kİ TOLKIEN ABİMİZİN TÜM KİTAPLARINI NOTLARLA OKUMUŞ, YALAMIŞ YUTMUŞ KİŞİ, ŞU CÜMLENİN ÜZERİNE DAHA HALA UTANMADIN MI TAURIEL KARAKTERİNİ YAZARKEN HE? Neyse sakinim. Anlatma gerek yok, 1541'de olanları okudunuz....!!!!!!

Sözlükçe'den Ufak Alıntılar

Arwen: (S: Kraliyet Bakiresi) Elrond ve Celebrian'ın kızları. Yarım Vadi'de Aragorn ile karşılaşana dek, Imladris ve Lorien'de 2500 yılı aşkın bir süre mutluluk içinde yaşadı. Yüzük Savaşlarının ardından Aragorn ile evlendi, ona bir oğul ve bir dizi kız verdi. Onunla evlendiği için babasıyla Deniz'in ötesine geçmeyi seçmediği için ölümlü oldu. Aragorn'un ölümünün ardından Lorien'e giderek orada öldü. Orta Dünya'daki Elfler arasında eşi benzeri görülmeyen karanlık güzelliği yüzünden Undomiel ve Akşamyıldızı diye de anılır. 

-Aragorn ile tanışana kadar mutlu yaşamış olması vurgusu, aşkın en güzel tanımı bence...

Son olarak birebir olarak yazmasam da ufak tefek ayrıntılardan bahsetmek istiyorum. İlk olarak Mithrandir'in anlamının Gri Gezgin olması. Yani baktığımızda bugün Gandalf'a halen bu isimle seslenmek yanlış olur. Dediğim gibi kendisi ile ilgili yakın zamanda film/kitap bekliyorum ben. Güç Yüzüklerine Dair kitabında dahi kendisinden sayfalarca bahsedilebilmiş bu büyücüde daha ne hikayeler vardır kim bilir. 
     Pek çok kişi bilse de sözlükçeden aktarmak istediğim diğer bilgi ORGLAR hakkında. Orglar aslında kötülükle beslenmiş, Melkor'un tuzağına düşmüş Elfler. Sonrasında kendi kendilerine üreyebiliyorlar. Malesef bu kitapta da herhangi bir dişi orgdan bahsedilmiyor ve orgların kendi kendilerine nasıl ürediği gizemini koruyor. Yine de orgların başlangıcının elfler olması... Öylesine güzel ve kusursuz yaratıkları bile, Elfleri bile, kötülükle beslersen ne hale geldiklerini görüyorsunuz; kendinizi kötülükle beslemeyi bırakın!
    Son olarak cüceler hakkında konuşmak istiyorum. Sayfa 175'te cüceler hakkında cüceseverleri sevindirecek bir bilgi ile karşılaştım. Sauron'a yenik düşmemiş bizim cüceler, Sauron onları kandıramamış ve bu yüzden onlardan nefret etmiş. Bunun asıl sebebi de bizim erken uyandırıldıkları için kısacık kalmış hırslı madencilerimizin zaten altına duydukları ilgi. Sauron, onlardan 7 yüzüğü geri almak istemiş ancak onu da başaramamış çünkü bizim psikopat cüceler çoktan 4'ünü ejderha alevinde eritmiş... Bu cüceler çok garipler...
     Buraya kadar okuyabilen olduysa kendisini tebrik ediyorum, gerçek bir Tolkien fanı olduğu için de alnından öpüyorum. Ben kitabı beğendim. 176 sayfa, ODTÜ Kütüphanesi'nden alıp okudum ben. Tavsiye ediyorum. Henüz hiç Tolkien okumamışsanız da bu kitapla başlayabilirsiniz. Silmarillion biraz ağır geliyor genelde insanlara. (Bana gelmemişti.) Orta Dünya'yı anlamak için güzel bir giriş olacağını düşünüyorum. 
İyi okumalar, KİTAPLA KALIN!

ELOCAN